Gezegenimiz artık kentli

 

United Nations Department of Economics and Social Affairs

2018 yılı itibariyle %54’ümüz kentlerde yaşıyor. Bu oranın 2030’a geldiğimizde %60’a çıkması bekleniyor. Dünyamızın nüfusu her sene ortalama 80 milyon artarken, kentlerimiz yükün ağırlığını taşıyor.

1950 yılında küresel kent nüfusu 746 milyonken 2015 yılında bu sayı 3.96 milyara ulaştı. İnsanlığın 12 bin yıllık kentleşme serüveninde 2009’da ilk defa yarıdan fazlamız kentlerde yaşamaya başladı.

Kentler sadece nüfus yoğunluğunun arttığı bölgeler değil, aynı zamanda tüketimin ve eşitsizliğin de merkezi konumundalar. Alan olarak dünyanın sadece %2’sini kaplayan kentler küresel gayrisafi yurtiçi hasılanın %70’inden sorumlu. Buna rağmen kentli nüfusun yaklaşık 700 milyonu sanitasyon hizmetlerini ya başkasıyla paylaşmak zorunda ya da basit tuvalete bile erişimi yok. Şu anda 1,5 milyar kent sakini önerilen maksimum sınırların üstünde bir hava kirliliğiyle yaşıyor. Küresel olarak her 8 ölümden birinin kaynağının hava kirliliği olduğu düşünüldüğünde bu durum bir çoğumuzun büyük risk altında olduğunu gösteriyor.

Tüketim merkezi konumunda olan kentler, doğal kaynak tüketiminin %75’inden, enerji kullanımının %60-70inden, sera gazı salımlarının da %70’nden sorumlu durumda. Kentli yaşam pratiklerimiz kentlileri olduğu kadar gezegenimizi de hasta ediyor.

Gezegen ölçeğinde kentleşme

Kentler ve kentli halimizin eşlik ettiği tüketim pratiklerimiz gezegenin dört bir yanına yayılarak muazzam miktarda enerji tüketimini ve doğal alan kaybını da tetikliyor.

Kent nüfusunun kırsal nüfusu aşması, gezegenimizin artık kentli olduğunu gösteriyor. Kentler her ne kadar alan olarak dünyanın %2’sini kaplasa da işin aslı 21. yüzyılda kent sınırlarının nerede başlayıp nerede bittiğini tespit etmek giderek zorlaşıyor. Ünlü coğrafyacı David Harvey’e kulak verecek olursak, günümüzde “her köyü ve de her kırsal inziva köşesini de içeren bir kentleşmeden bahsediyoruz ki bu tanımlama, bir zamanlar nüfusları kolaylıkla kentsel ya da kırsal olarak ayırabildiğimiz tüm basit kategorileri de alt üst ediyor.”    

Artık günümüzde, kabına sığmayan, çeperlerine doğru genişleyen bir kentleşmeden bahsediyoruz. Tüketimin kalbi olan kentlerin kolları sınırlarını aşarak dört bir yana yayılıyor. Bir örnek vermek gerekirse, bugün, kentlerin arkasındaki itici güç inşaat sektörü, bütün suyun %40’ını, orman ürünlerinin %70’ini, enerjinin %45ini kullanıyor ve bunun için de kentin çeperinde ve hatta ötesinde kalan kentleşmemiş bölgeleri kentin operasyonel alanları haline getiriyor.

Kentli halimiz kurduğumuz ulaşım ağlarıyla dünyanın dört bir yanına yayılıyor. Unutmamak gerekiyor ki bu ulaşım ağları sadece insan taşımıyor, muazzam miktarda ürün alışverişi sağlayarak hareketli bir ekonomik piyasayı oluşturuyor. Bu ulaşım için kullanılan enerji de cabası.

Kentlerimiz şu anda kendilerine yeterli durumda değiller. Bu bakımdan kentler artan nüfusun ihtiyaçlarını karşılamak ve tüketimi devam ettirmek için sınırları dışındaki operasyonel bölgelerden su, enerji, hammadde çekerek giderek azmanlaşıyor.

Kent Hakkı kavramını ilk defa kullanan Henri Lefebvre bu durumu Gezegen Ölçeğinde Kentleşme olarak adlandırıyor. Edward Soja ve Miguel Kanai de şu iddiada bulunuyor: “Sibirya’nın tundralarından Brezilya’nın yağmur ormanlarına, Antarktika’nın buzullarından hatta belki okyanuslara ve nefes aldığımız havaya kadar, dünyanın tüm yüzeyi hiçbir dönemde olmadığı kadar, şöyle ya da böyle kentleşmiş durumda’

Amazonlar’da gıda endüstrisi için ormanları yok ederek açılan soya tarlaları, Endonezya’da palm yağı üretimi için yok edilen ormanlar, okyanuslarımızın plastik çöplüğüne dönmesi, mega projelerle kent dışı bölgelerin inşaata açılması, kentli halimizin kent sınırlarını aşarak doğayı tüketmesini tetikliyor. Sürekli enerjiye ihtiyaç duyan kentlerimiz fosil yakıt projelerini de yol veriyor.

Gezegenimizin dört bir yanını saran ulaşım ağlarımız (kaynak: globaia.org)

Kanada – Alberta’da fosil yakıt olan katran kumu için yok edilen doğa

Endonezya’da palm yağı için kesilen orman (Foto: Ulet Ifansasti / Greenpeace)

Plastik çöplüğüne dönen Flores Adası’ndan Labuon Bajo sahili (Foto: Getty Images)

Kentler iklim değişikliğinin faili

 

 

 

Betonlaşma, doğal alan yitimi, ormansızlaşma kentleri nefes alamaz hale getirirken iklim krizini de derinleştiriyor (Foto kaynak: Habertürk)

 

Kentler aynı metabolizma gibi işliyor: Enerjiyi alıyor, işliyor, tüketiyor ve atık olarak kusuyor. Kentler aynı zamanda materyal dönüşümünün de arkasındaki itici güç. Materyali dönüştürmek için muazzam miktarda enerjiye ihtiyaç duyuyor ve bu enerjiyi kültür inşasından iş imkanına, eğitimden ilaç ve eğlenceye kadar geniş bir yelpazede kullanıyor. Fosil yakıtlara dayalı sistemimizde bunun anlamı sera gazı salımlarının yükselmesi. Unutmayalım, iklim krizini derinleştiren salımların %70’i kentlerimizden kaynaklanıyor. Yakın zamanda yapılan bir araştırmaya göre de Dünya çapında en yüksek karbon ayak izi olan 100 kent (İstanbul bu 100 kent arasında 26., Ankara ise 80. sırada) küresel karbon ayak izinin %18’inden sorumlu durumda. Şayet günümüzdeki kentleşme eğilimimizde ve kentlerde tükettiğimiz enerjiyi kullanma pratiklerimizde değişim olmazsa 2050 yılına kadar kentsel enerji kullanımı 2005 seviyesine göre üç kat artacak. Bu artışa bir de fosil yakıt endüstrisine bağlılığımız eşlik ederse iklim krizi katlanarak derinleşecek.

Kentler, yapılaşma ve inşaat faaliyetleriyle, ulaşım ağlarının genişlemesiyle arazi kullanımı pratiklerini de değiştiriyorlar. Bu süreç, tarım ve bitki örtüsü kaybına yol verirken aynı zamanda ısı adası etkisi yaratıyor. Özellikle plansız şekilde büyüyen kentler daha fazla asfalt ve beton yoluyla güneşten gelen ısıyı emerek sıcaklık artışını şiddetlendiriyor. Yapılı alan, kentin çeperlerine doğru genişledikçe ısı adası etkisinin hem etkilediği alan hem de şiddeti artıyor. Yapılan bir araştırma bir Akdeniz şehrinde yaz mevsiminde ısı adası şiddetinin 6 dereceye kadar çıkabildiğini gösteriyor. Kısa vadede yerel iklim koşullarını değiştiren ısı adaları,  özellikle yaz aylarında kentin soğutma ihtiyacı sebebiyle enerji tüketimini de aşırı derecede arttıran bir etmen olarak karşımıza çıkıyor. Küresel ölçekte yapılan bir araştırmaya göre bina merkezli soğutma ve ısıtma kaynaklı sera gazı salımları %40 civarında.

Ekonomik faaliyetlerimizin büyük çoğunluğunun kentlerde döndüğü hesaba katıldığında kentler enerjinin en hareketli şekilde tüketildiği mekanlar olarak karşımıza çıkıyor. Binalardaki enerji kullanımımız, ulaşım pratiklerimiz, tüketim kalıplarımız ve ortaya çıkan atıklarla baş etme yöntemlerimiz, kentsel gelişimin şekli ve doğal alanların kullanımı, kentin ihtiyaç duyduğu enerjiyi temel olarak fosil yakıtlardan karşılamamız gibi birbiriyle ilintili bir dizi faktör kentlerimizi gün geçtikçe derinleşen iklim krizinin de ana faili konumuna getiriyor.

Kentler iklim krizinin mağduru

 

“Kentlerin ve insan yerleşimlerinin; sürdürülemez tüketim ve üretim kalıplarından, biyoçeşitliliğin yok olmasından, ekosistemlerin üzerindeki baskıdan, kirlilikten, doğal ve insan yapımı felaketlerden, iklim değişikliğinden ve bağlantılı risklerden kaynaklanan ve yoksulluğu tüm biçimleriyle ve boyutlarıyla sona erdirecek ve sürdürülebilir kalkınmaya yönelik çabaları baltalayan eşi benzeri görülmemiş tehditlerle karşı karşıya olduğunun farkındayız”
(Yeni Kentsel Gündem)

 

Kentlerin fosil yakıt bağımlılığı, iklim krizinin arkasındaki en büyük nedenlerden birini oluşturuyor. Ancak bu durum kentleri bir yandan meselenin faili yaparken diğer yandan da derinleşen iklim krizine karşı mağduru konumuna getiriyor. Özellikle son 30 yılda plansız bir şekilde genişleyen kentler, bugün iklim krizinin yol açtığı sıcak hava dalgalarıyla ani bastıran yağışlarla, fırtınalarla, yaşam alanlarını tehlikeye atan kontrol edilemeyen yangınlarla (wildfires), deniz sularının yükselmesiyle tehlike altında. Bir çok kentin altyapısının karşılaşılan aşırılıklara hazırlıklı olmadığı da hesaba katıldığında kentlerin ve kentlilerin nasıl bir mağduriyetle karşı karşıya oldukları daha açık bir şekilde görülebilir.

Küresel ölçekte en sıcak beş yılın 2013’ten bugüne yaşandığı göz önüne alındığında, doğal alanlarını kaybetmiş kentler yükselen sıcaklık değerleriyle birlikte giderek nefes alamaz hale geliyor. Nisan 2018’de Pakistan tarihinin en sıcak Nisan ayını yaşadı, Navabşah şehrinde ölçülen sıcaklık 50.2 derece olarak kayıtlara geçti. Benzer şekilde 2017 Ekim ayında Güney Kaliforniya’da sıcaklıklar 42 dereceye ulaştı ki bu da ABD tarihindeki Ekim ayı sıcaklıkları istatistiklerini altüst etti.

2010 yılında Avrupa ve Asya’da yaşanan sıcak hava dalgası sebebiyle binlerce insan hayatını kaybetti. Anadolu gibi gelecekte su fakiri olması beklenen bir coğrafyada aşırı sıcaklıkların özellikle kentler üzerinde yaratacağı baskı kapımızı çalan tehlikenin ciddiyetini gösteriyor.

Başta fosil yakıt kullanımına bağlı olarak değişen iklim şartları olmak üzere artan hava sıcaklıkları buzulların erimesine ve deniz seviyesinin yükselmesine neden oluyor. Dünyanın en büyük şehirleri kıyı şeritlerinde bulunuyor ve toplam dünya nüfusunun onda birine ev sahipliği yapıyor. Climate News Network’ün yaptığı araştırmaya göre yükselen sular özellikle mega kentleri tehdit ediyor. Gidişat bu şekilde devam ederse sadece suların yükselmesinden dolayı 2030’a geldiğimizde İstanbul ve İzmir’de yılda 330 milyon dolarlık hasar, 2100 yılında ise 15 milyar dolarlık hasar ortaya çıkabilir.

Yazın ortasında büyük kentlerde birden bastıran dolu gibi iklim krizinin etkisiyle meteorolojik hava şartlarının keskinleşmesi ve kentlerimizin bir çoğunun altyapısının hazırlıksız olması kentlerin mağduriyetini arttırıyor. Temmuz 2017’de İstanbul’un, Mayıs 2018’de Ankara’nın yaşadığı aşırı yağışlar kent yaşamını olumsuz etkiledi, ciddi ekonomik zararlara neden oldu. Aşırı hava olayları  Ağustos 2015 Artvin örneğinde gördüğümüz gibi maalesef ölümlere de sebep oluyor.

Eğer iklim krizi kontrol altına alınmazsa iklim değişikliğine bağlı afetlerle bir çok kent yaşanmaz hale gelecek. Artan sağlık masrafları, kentlerdeki kültürel ve tarihsel yitim, sosyal ilişkilerin parçalanması gibi bir dizi etki de kentlerde yaşanacak.

Değiştirebiliriz

 

 

Kentlerimiz binlerce yıldır değişimin itici gücü oldular. İklim krizinin giderek derinleştiği günümüzde de gidişata dur diyecek, yaratıcı, yenilikçi çözümler pek ala bir kez daha kentlerden yükselebilir. Nasıl bir kent istediğimizi bir arada sesimizi yükselterek yerel yönetimlerimizden talep etmeli, kentlerimiz için mücadele etmeliyiz. Üstelik dünyanın dört bir yanında kentlerde harekete geçen milyonlar var. İklimi değil sistemi değiştir diyenler, yeryüzünün sömürülmediği, kentlerin yaşanabilir olduğu bir dünya hayaliyle bir arada mücadele ediyorlar.

İklim hareketinin sesi yerelden yükseliyor.

 

Sen de harekete katıl,
#İklimİçinSesVer,
Yaşanabilir kentleri, fosilsiz bir geleceği hep birlikte inşa edelim.

HAREKETE KATILIN

Şimdi yapabileceğin en önemli şey

Daha adil bir dünya için küresel harekete katılın.
İklim değişikliği ile beraber mücadele edelim!

Kayıt ol:

Hi !

We have your info saved from last time, just click the button below to continue.

Not ? Çıkış

​Bunu yaparak, hizmet şartlarımızı ve gizlilik politikamızı kabul ediyorsunuz. İstediğiniz zaman üyelikten çıkabilirsiniz.​

​Bunu yaparak, hizmet şartlarımızı ve gizlilik politikamızı kabul ediyorsunuz. İstediğiniz zaman üyelikten çıkabilirsiniz.​

Kaynaklar

Birleşmiş Milletler, Yeni Kentsel Gündem

David Harvey, İsyankar Kentler

Edward W Soja, J. Miguel Kanai, The Urbanization of the World

Marmara Belediyeler Birliği, Şehir ve Toplum: Afetlere dirençli kentler

Mckinsey Center for Business and Environment, Focused Acceleration: A Strategic Approach to Climate Action in Cities to 2030

UN Habitat, Leading Change: Delivering New Urban Agenda through Urban and Territorial Planning

World Watch Enstitüsü, Dünyanın Durumu 2016: Bir Kent Sürdürülebilir Olabilir mi?

FacebookTwitter